Blog

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan ünlü Atatürk portreleri ve sanatçıları

MİHRİ MÜŞFİK HANIM
1886 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Askeri Tıbbiye’de “Tıbbiye Nazırı” veya “Tıbbiye Reisi” olarak bilinen Dr. Çerkez Ahmet Rasim Paşa’dır.

Mihri hanım Avrupai bir eğitim görmüş olup edebiyat, musiki ve resim ile ilgilenmiştir. Anca resme olan ilgisi daha ağır basıyordu. Yaptığı bir resin Sultan II. Abdülhamit’e takdim edilince Zonaro’nun öğrencisi oldu. Kendisinden resim dersleri aldı ve böylece Türkiye’de çağdaş resim çalışmalarını başlatan ilk kadın ressam unvanını aldı.

İtalya ve Fransa’da çeşitli okullarda ve atölyelerde öğrenim gören Mihri Müşfik Hanım, dışavurumcu bir anlayışla özgün portreler yaptı. Portrelerinde kübizm ve ekspresyonizmin etkisi görüldü.
1913 yılında İstanbul’da açılan Darülmuallimat (kız öğretmen okulu) resim öğretmenliğine atandı. 1914’te kız öğrencilerin yüksek öğrenim görmelerine ve yaratıcılıklarını değerlendirmelerine imkan sağlamak için İnas Sanayi-i Nefise Mektebi açılmasında büyük rolü oynadı. Matematikçi Salih Zeki Bey’den sonra Burada Ömer Adil Bey ile okul müdürlüğüne getirildi. Böylece İnas Sanayi-i Nefise’nin ilk kadın yöneticisi oldu. Mihri Müşfik Hanım; kızları açık havada resim yapmaya, modelden çalışmaya ve kadın ressamları ilk kez toplu bir sergi açmaya teşvik etti. Pek çok kadın ressamın yetişmesinde katkısı oldu. Bu ressamlardan bazıları; Nazlı Ecevit, Aliye Berger , Fahrelnisa Zeid’dir.

Bir süre sonra ABD’ye yerlesen sanatçı 1938, 1939 ve 1943 Dünya sergilerine katılmıştır. Sanatçının ABD’de öldüğü bilinse de ölüm tarihi kesin değildir.

TABLONUN HİKAYESİ

1922 yılında Yunan ordusu denize dökülmesinin ardından Mustafa Kemal’i ilk kez mareşal üniformasıyla ayakta canlandıran yaklaşık 3 m yüksekliğinde yağlıboya bir portresini yaptı ve Çankaya Köşkü’ne götürerek kendisine sundu. Bu, Cumhuriyet’in ilanından sonra bir Türk ressam tarafından yapılan ilk Atatürk portresidir. Daha sonra bu tablo Yugoslav Kralı Alexandır hatırasına Yugoslavya’ya hediye edilmiş II. Dünya savaşı sırasında Belgrad Sarayı’nın tahrip olmasıyla kaybolmuştur. Ancak 1990’larda bulunmuştur.

İBRAHİM ÇALLI

1881 – 82 yılları arasında Denizli Çal’da doğan İbrahim Çallı 17 yaşında İstanbul’a geldi. Adliye’de mübaşir olarak çalıştı. İşten arta kalan zamanlarında yaptığı resmilerden birini Şeker Ahmet Paşa’ya göstermesiyle Sanayi-i Nefise’ye çağrıldı ve orada Osman Hamdi’yle tanıştı. Başarılı bir öğrenci oldu. Başarılı öğrencilik hayatı sayesinde Avrupa sınavını birincilikle kazanarak Paris Güzel Sanatlar Okulu’na (École Des Beaux-Arts) girdi. 1910 – 1914 yılları arasında bu okulda Fernand Cormon’la çalıştı Burada farklı akımlardan ve özgürlükçü resim anlayışından çok etkilendi.
1914 yılında Akademi’ye hoca olarak geri döndüğünde Paris’te tanıdığı özgür ruhu, “çıplak resim”leriyle anlatıyordu. Özgürlükçü ruhu öğrencilerine aşılamaya çalışan Çallı; 1914 kuşağı olarak anılan Çallı Kuşağıyla Türk resim sanatında köklü değişimin öncülüğünü üstlendi. Bu değişimle fotoğraflara bakılarak yapılan resimler yerini sokak sokak gezilip bizzat manzara tanık olarak çizilen resimlere bıraktı. Resimlerin konuları yaşamdan uzak değildi hayatı yansıtan evlerin içine kadar uzanan konu çwşitliliği bu kuşağın Türk resmine getirdiği en büyük yeniliktir.
22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu hayatını kaybetmiştir.

TABLONUN HİKAYESİ

İstanbul’un kurtuluşundan yirmi üç gün sonra Cumhuriyet ilan edilir ve Musafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir. 2 Ocak 1924’ten 22 Şubat 1924’e kadar İzmir’de bulunur. İzmir’e giden bir kurul arasında İbrahim Çallı da vardır.

Çallı, Atatürk’le karşılaşır ve kendisine;
- “Türk milletinin gönlindeki Mustafa Kemal’in portresini yapmama izin verir misiniz Paşam?” der.
Atatürk de;
- Mademki gönüllerde yaşayan Mustafa Kemal’i çizmek istiyorsun, benim modelliğime gerek yok.” Yanıtını verir.
Daha sonra Çallı, bazı araştırmalarına dayanarak Atatürk’ün koltukta oturur, sivil giysili/fraklı tablosunu yapar.
Mimar Sinan Üniversitesi koleksiyonunda bulunan “Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa” adlı 143 x 121 cm. boyutlarındaki bu resminde sanatçı, koltuğun arkasında kalan yüzeyi, bir tekstür çalışması şeklinde yaparak, renkle oynayarak tabloya derinlik kazandırmıştır. Atatürk’ün yüz çizgileri, genellikle Çallı’nın desen ve çizgi yapısına önem vermediği şeklinde eleştirileri yalanlayacak ölçüde başarılı ve titiz bir çalışmanın ürünüdür. Sanatçı aynı titizliği eller üzerinde de göstererek belki de bugüne kadar yapılan en başarılı Atatürk portrelerinden birisini gerçekleştirmiştir.

ZEKİ FAİK İZER

1905’te İstanbul’da doğdu. 1923’te Sanayi-i Nefise Mektebi’nde İbrahim Çallı’nın Atölyesi’nde eğitim aldı. 1928 – 1932 yılları arasında Paris’te Andr Lhote ve Emile Othon Friezs atölyelerinde sanat eğitimini geliştirdi. Türkiye’ye geri döndüğünde Gazi Terbiye Enstitüsü Resim-İş bölümüne resim öğretmeni olarak atandı ve bir yıl sonra İstanbul’a döndü. Başlangıçta kübizmle ilgilnemekle beraber bu biçemin geometrikleştirilmiş işçiliğine, fazla entelektüel ve ölçülü tekniğine kendini uydurdu.

1933’te D grubuna kurucu olarak katıldı. Grubun ilk sergilerindeki çalışmalarında dinamik ve bir bakıma romantik karakterler izlenebiliyordu.

D Grubu, 1933’ta ressam Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu ve heykeltıraş Zühdü Müridoğlu tarafından kurulmuştur.

Kendilerini Türkiye’deki resim gruplarının dördüncüsü saydıkları için Berk’in önerisiyle alfabenin dördüncü harfini ad olarak almışlardır.

D Grubu sanatçıları, 1914 kuşağı olarak da tanınan izlenimci ressamların resimde deseni yok eden anlayışlarına karşı çıkmışlar; Rönesans ustalarına dönmeyi benimsemişlerdir. Ayrıca körü körüne doğa kopyacılığına da son vermeyi amaçlamışlardır.
Zeki Faik, 1951’de Türk Sanat Tarihi Enstitüsünü kurdu ancak devrin iktidarı ile anlaşamadığından 1953’te Enstitü müdürlüğünden çekildi.

1983 yılında Akademinin 100. Yıl kuruluşu nedeniyle Osman Hamdi Bey onur ödülünü aldı.
Yapıtlarında dış görünümlerden arındırılmış, doğanın hiçbir biçim ve görünümünü hatırlatmayan renk lekelerini önceden tasarlanmamış, hesaplanmamış etkisi uyandıracak şekilde fırça oyunlarıyla tuval alanına sürerek bir teknik geliştirdi. Bu teknik modem sanatta taşizme (lekecilik) karşılık geliyordu.
1988 yılına vefat etti.

TABLONUN HİKAYESİ

Yorumlar

1933 yılında Ankara Halkevi Cumhuriyet’in 10. Yılı dolayısıyla bir inkılap sergisi düzenlenmiştir. Zeki Faik hayranı olduğu Eugene Delacroix’nın Halka Önderlik Eden Özgürlük (1830) adlı ünlü tablosuna gönderme yaptığı İnkılap Yolunda ismini verdiği eserle katılmıştır.

Öğe düzeni ve şematik olarak Delacroix’dan esinlendiği görülmektedir. İlk fark edilen form ve tema benzerliğine Prof. Hilmi Ziya Ülken 1942 yılında Resim ve Cemiyet adlı kitabında isim vermeden esere değinmiştir;

“Garp resminin büyük kompozisyonlarını taklit etmek çıraklık için faydalı bir yoldur. Her kompozisyon toplumsal bir heyecanın ve kendi devrinin ürünüdür. Onun kabataslak adapte edilmesi sahte eserler meydana çıkarabilir. ‘Kurtulmuş Kudüs’ü adapte ederek nasıl İstiklal Destanı’nı yazmak mümkün değilse, Delacroix veya inkılabımızı tasvir etmeye imkan yoktur. Her terkip ruhunu kendi dünyasının hakikatlerinden ve inançlarından alacaktır...”

10. yıl kutlamaları İnkılap Sergisinin olduğu dönem Devlet Resim ve Heykel Müzesi müdürü Halil Dikmen de Atatürk’e resmin konusunu bizzat kendisi anlatmıştır; “ Eser temsili bir resimdir. Tablonun sol üst (alt) köşesinde bir insan topluluğu vardır; bu topluluk sizin gösterdiğiniz yolda ilerleyen gençliği temsil ediyor, sağ köşede de altta bir ikinci topluluk; bu da sizin bu ileri hamleniz karşısında irticanın nasıl ezildiğini veriyor.

İzer, resmiyle ilgili olarak “ ... Delacroix’den mülhem (esinlenmek) olmuştum. Aslında bu fikri bana heykeltraş Ali Hadi (Bara) vermişti. ‘Çaldı !’ dediler. Açıktı, oysaki durumumuz...” diyerek resmin öğe düzeni ve şematizasyonu Delacroix’nın resminden esinlenerek yaptığını belirtmiştir.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere sanatçının esinlendiğini kabul etmesi ve şablonu pek değiştirmeden kullanmış olması eseri intihal yapmaz diyebiliriz çünkü; bunun olması için çalan kişinin bunu gizlemeye çalışması gerekir ki Zeki Faik İzer bunu yapmamıştır.

Görsel Açıklaması

Kadın özgürlük olarak yorumlanacağı gibi esasında yeni Türkiye’nin sem-bolüdür. Modern giyimli, ön plana çıkmış Türk kadınını simgeler, kılık kıyafet inkilabını betimlemiştir. Bir yarı-Yunan tanrıçasını andırmaz ve Cumhuriyette göre dahi ölçülü giyiniktir. Elinde tuttuğu bayrak aynı şekilde yeni Cumhuriyetin ana temellerinden olduğu simgeler. Arkada solda eşarbını çıkaran kadın kılık kıyafet inkılabını ifade eder.

Öte yandan, Kemalist düşünce bir liderden yoksun değildir. Tüm gerçekleşen inkılaplar bir önder eşliğinde, Mustafa Kemal’in kılavuzluğunda gerçekleşir. Ki o da tabloda halkına yeni hedeflerini gösteren bir lider olarak kendini bulur.

Arkadan ellerinde tırpanlarla ve bayraklarla şehirli kentli, köylü, genç yaşlı halk önde geleceği işaret eden Atatürk’ün izinde, arkasından gelmektedir.

Bu liderin inkılaplarını gerçekleştirdiği Türkiye artık tarihini de yeniden, bilimsel tez doğrultusunda öğrenir.

Tabloda merkezde yer alan ufak çocuğun elinde yükselttiği kitap bir Türk Tarihidir. Dönemin kültür ve tarih tezleri düşünüldüğünde bu detay hayli önemlidir. Yine aynı çocuk ayağı ile eski yazılı bir kağıdı, bir padişah fermanını ezer. Bu ufak detay inkılapçıların ana hedefini gerçekleştirmesindeki başarısının tipik bir yansımasıdır.
Genç kız figürü kaya görünümünde sert yüzeyi yumruklayarak kadının gücünü göstermek ister gibidir.

Yerde ölü yatan asker kıyafet itibariyle Abdülmecit dönemi yüksek rütbeli bir askere benzemektedir. Adamın üstünde şaşkınlıkla bakan o basit ve alelade karikatürlerini hatırlatan çizim şekli ile sakallı adamlar ise dönemin din adamlarıdır. Bu adamların birisinin elinden bıçağı düşmüş ve şaşkınlık ve korkuyla Türk bayrağına bakmaktadır.

İzer’in tablosunda devrim ve yol gösterici olarak Mustafa Kemal yer almaktadır. Tabloda hem Cumhuriyeti kazanmış hem de İnkılap yolunda ilerlemiş bir halk ve Atatürk anlatılmaktadır.
Fransız İhtilalinin zıddına Türkiye’de gerçekleşenler bir programın ürünüdür, kaostan çıkmaz aksine bir barış anlaşması sonucu bir kadro tarafından bilinçli bir şekilde hayata geçirilir. Tablodaki ana unsur Türk kadınının yükseldiği abidenin bir barikat olmayışı, aksine üzerinde Cumhuriyetin kuruluş tarihinin kazılı olduğu sağlam bir kaya oluşu bunu alegorik bir şekilde yansıtır. Kemalist inkılap sokaktan, kargaşadan gelmemiştir, bizzat erkin kendisi tarafından gerçekleştirilmiştir.

Görülenler modern giyimli, yeni Cumhuriyetin görmek istediği kişiler ve yeni rejimi ayakta tutan askerlerdir.

İlericiler gericileri yenmiş, yeni Cumhuriyet ve inkılapların başını çeken kadro onların düzenini Türkiye’de kaldırmıştır.

Halka Yol Gösteren Özgürlük

Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen yağlı bo-ya tablo. Fransız romantik ressamlarından Eugene Delacroix tarafından yapılmıştır. 1830 senesinde Kral 10. Charles’in devrilişine yol açan üç günlük halk ayaklanmasının anısına yapılmıştır. Tüm dünyada Fransız Devrimi’nin simgesi kabul edilmektedir. Resimde, özgürlüğü simgeleyen bir kadın, bir elinde Fransız bayrağı, diğer elinde ise bir tüfek taşıyarak yürümekte, peşinden gelen devrimci insanlara barikatları aşmada öncülük etmektedir. Elbisesi yırtıktır, göğsü ve ayakları çıplaktır, başında özgürlük simgesi olan Frigya başlığı vardır. Bir yanında yoksulları temsil eden, her iki elinde de birer tabanca taşıyan on-iki yaşlarında bir çocuk, öbür yanında burjuvaları temsil eden, eli tüfekli, başında silindir şapka olan bir adam vardır. Çatışma içindeki bir şehirde, yerdeki yaralıların ve ölülerin arasından geçmektedirler. Bu tablo, modern resim sanatının ilk politik çalışması olarak kabul edilmektedir. Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.

  • /